Livaneli Sohbet 13. Bölüm: Sultan Abdülaziz'in Avrupa Seyahati
Dostlarım, çoğu insanın gözünün dövize dikili olduğu, dolar ne oldu, euro ne oldu, şu ne oldu, bu ne oldu diye baktığı bir dönemde, şu kavramı yani “gavur parasıyla beş para etmez” kavramını, deyimini anlamanın zor olduğunu biliyorum. Ama bu bizim dilimize yerleşmiş. Neden? Çünkü öyleydi. Osmanlı güçlü zamanlarında Avrupa’yı hep hakir gördü. Her bakımdan: ekonomi bakımından, harp bakımından, giyim kuşam, yeme içme… Her bakımdan hakir gördü. Kendi kuvvetli bir devlet, kendi üslubu var, yaşam üslubu var, musikisi var, edebiyatı var, mutfağı var, çok zengin. Dolayısıyla Avrupa’yı hiç buraya yaklaştırmadı. Ta ki Avrupa’nın ne kadar ileri gittiğini, aradaki farkın ne kadar açıldığını acı bir şekilde görene kadar. Çünkü o dönemde dediğim gibi “gavur parasıyla beş para etmez”, ya da sarışınlara genel olarak “tüyü bozuk”, mavi gözlülere “gök gözlü”, “uğursuz”… O kadar yabancıydı ki. Bir de o dönemde düşünün, televizyon yok, şu yok, bu yok. İlk ülkeler birbirini göremiyorlar. Bizim padişahlar da savaşa gittiği yerler dışında hiçbir yeri görmüyor. Ta ki ne zamana kadar? Abdülaziz’in Avrupa seyahatine kadar. Çünkü o arada elçiler gidiyordu, geliyordu, anlatıyordu falan ama esas büyük değişim Abdülaziz’in Avrupa seyahatinde oldu. O zamana kadar savaş dışında başka ülkelere giden padişah olmamıştı. Fakat ilk defa padişah Abdülaziz biraz herkesi şaşırtarak Paris’teki sergiye, Napolyon’un davetini kabul etti. Uluslararası sergiye… Büyük hazırlıklar yapıldı tabii. İstanbul’dan ayrıldı. Sultaniye yatı, diğer yatlar… Bazı yatlar, bazı gemiler padişahı taşıyor. Taşıyanın yanında iki tane veliaht taşıyan var: biri Murat, birisi de kardeşi Abdülhamit. Abdülhamit 24 yaşında. Çünkü o zamanın büyük devlet adamları Ali Paşa ve Fuat Paşa (ki muazzam bir adamdır Keçizâde Fuat Paşa, bunu konuşmamız lazım mutlaka) bunlar, “Padişahım, taht boşluk kabul etmez. Aylarca sürecek bir seyahate çıkıyorsunuz, iki tane veliaht burada bırakılmamalı” diye… Kuvvetli insanlar, onları da beraberlerine aldılar. Ayrı ayrı yatlarda gidiyorlar. Ve bir gün Marmara’dan açıldılar, Çanakkale Boğazı’nı geçtiler. İstanbul halkı iki yakaya birikmiş, “Padişahım çok yaşa!” nidaları, çeşitli törenler arasında padişah uğurlandı. Ama biraz geç kalmışlardı seyahat için. Fırtınalı dönem başlamıştı. Ege Denizi’nde fırtınalara mağlup… Denize çıktıktan sonra o gemiler o kadar sallanmaya başladı ki… Fırtınaya tutulmuş gemiler tabii böyle oradan oraya vuruyor insanları. Padişah güverteye çıktı, tutuna tutuna ve kaptana dedi ki: “Derhal durdur şunu!” Fırtınayı durdurmayı emrediyor. Osmanlı padişahı, öl deyince ölüyor, ol deyince oluyor yani. Hiçbir emrine karşı çıkılamaz. “Durdur şunu!” dediği zaman, yani adam ya fırtınayı durduracak… Durduramayacağına göre de belki kelle gidecek. Onun üstüne doktorlarına yatıştırıcı bir şey yapıyorlar, iksir yapıyorlar, veriyorlar. Abdülaziz uyuyor. Uyandığı zaman da geçmiş oluyor fırtına. Gidiyorlar Messina Boğazı’na falan… Her geçtikleri ülkede saygı gösteriliyor tabii. Sonra Toulon Limanı’na kadar geliyorlar. Toulon Limanı’nda da düşünün o zaman Osmanlı padişahı geliyor diye hiç kimse görmemiş ki birbirini. Şehrin kadınlı erkekli bütün azzadeleri, halk, askerler falan herkes orada birikmişler. O kıyılarda bando çalıyor. Hatta Abdülaziz’in bestelerini çalıyor. Onun Batı tarzında besteleri vardır: barcarolle’ler, vals’ler bestelemiştir. Onları çalıyor. Orada da top atışları, 101 pare… Çok canı sıkılıyor. “Dönün gidelim, bu ne yapıyor, bu gavur!” falan diyor. Ama neyse, Keçizâde onu gene ikna ediyor. Sonra oradan karşılanıyor ve trenle Paris’e gidiyorlar. Trenleri, demiryollarını ve geçtikleri bütün Fransa’nın ne kadar gelişmiş olduğunu görüyorlar. Sonra Paris’te istasyonda III. Napolyon imparator karşılıyor ve Eugenie de var yanında. Bunlar böyle kraliyet arabalarıyla, faytonlarla bütün Paris halkının arasında tezahüratlar arasında geliyorlar Tuileries Sarayı’na. Tuileries Sarayı’nda muazzam bir sofra hazırlanmış, bütün Paris aristokratları orada. Ve yemek yenecek. Fakat o arada bir gövde gösterisi başlıyor. Diyor ki Keçizâde Fuat Paşa, İmparator III. Napolyon’a: “Haşmetmeap, öğle namazı saati geldi. Padişahımız ve maiyeti elbette bir namaz kılıp sonra yemeğe oturacağız,” diyor. “Peki,” diyor Napolyon. Ne yapsın? Ve orada bir müezzin, elini kulağına atıyor. Tuileries Sarayı’nı inlete inlete bir ezan okuyor. Bütün Fransız imparatorluk mensupları falan hayretle öyle bekliyorlar bu işi. Sonra padişah ve herkes namazlarını kılıyor. Kıldıktan sonra diyorlar: “Tamam, şimdi yiyebiliriz.” Oturuyorlar. Böyle bir gövde gösterisiyle başlıyor. Zülfü Livaneli Resmi Kanalına Abone Ol: / @livanelizulfu

Livaneli Sohbet 15. Bölüm: Herkes Otuzundan Sonra Kendi Yüzünden Sorumludur

Zülfü Livaneli - Üç Kutuplu Türkiye Üzerine

Pınar Sabancı ile Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı? #6 Zülfü Livaneli

Channel Freedom - Besim Tibuk and Taha Akyol's Ottoman Modernization: Tanzimat, Trade, Abdulhamid

Zülfü Livaneli explains: The problem of etiquette and aesthetics in the 200-year story of moderni...

Livaneli Sohbet / 7 Bölüm: Hiçbir Şey Bilmem Ama Her Gün Yeni Bir Şey Öğrenirim

Empati 45. Bölüm - Zülfü Livaneli

The country that destroyed its children | New book "Wait for Me" | Generation '68 | Zülfü Livaneli

Livaneli Sohbet 14. Bölüm: Sırrı Süreyya Önder, Kalk Kardeşim!

Livaneli Sohbet / 2. Bölüm: İnsan İnsanın Zehrini Alır (20.01.2025)

Zülfü Livaneli'den Erdoğan'a 'müsvedde' göndermesi: Şimdi adını hatırlamıyorum ama...

Zülfü Livaneli told Odatv: I wish they had shot him!

Zülfü Livaneli son kitabı 'Kaplanın Sırtında: İstibdat ve Hürriyet'i Sözüm Var'da anlattı

SULTAN ABDÜLAZİZ - Bir Mazlum Padişah:

İlber Ortaylı'dan Orhan Pamuk Yorumu | Muhabbet Kralı

Zülfü Livaneli Abdülhamid Gerçeklerini Sıraladı! 'En Avrupai Padişahlardan'

Sevan Nişanyan anlatıyor: Rus modernleşmesi Türk modernleşmesine göre başarılı mıydı? | Sağduyu

ZÜLFÜ LİVANELİ "TÜRK AYDINI BİRAZ ÇOCUKSUDUR!"

100 - OSMANLI TARİHİ - AVRUPA SEYAHATİ & SÜVEYŞ KANALI |ABDÜLAZİZ|

